Yazdıklarımın beni taşımasını istiyorum.

Yazdıklarımın beni taşımasını istiyorum.

Yazdıklarımın beni taşımasını istiyorum.

Hikmet Sait

12 Temmuz 2019, 14:18
Bu röportaj 6254 kez okundu




-Sıcak bir temmuz gününde Datça’da birlikteyiz. Datça, edebiyatınızın vazgeçilmez bir dürtüsü gibi duruyor. Son bir senede ne gibi gelişmeler oldu?

Son röportajımızın üzerinden gerçekten de tam bir sene geçmiş. Bu süreçte elbette yazmaya devam ettim. İzle-yorum denemeleri, gazetemizde köşe yazısı olarak sürüyor, sürecek. Ocak 2019’da İzle-yorum Trilojisi’nin üçüncüsü yayımlandı. Böylece başlarken planladığım hedefe varmış oldum. İzle-yorum 1 ve 2 ise kendi mecralarında devam ediyorlar.

Datçasız bir yaşam düşünemediğim gibi, edebiyatsız bir Datça da çok yavan kalırdı.

-Biraz da İzle-yorum 3 üzerine konuşalım. 1 ve 2’ye göre oldukça farklı denemeler içeriyor. Bu açıdan bakarsak 4,5 serisiyle devam edecekler mi?

Önce şunu söyleyeyim, İzle-yorum kitapları Triloji olarak planlanmıştı ve bitti. Yazabildiğim sürece bu denemeler devam edecek inşallah ama kitap ismi olarak farklı olacaklar. Formatlarının da değiştiğini deneme türündeki dördüncü kitabım yayımlandığında fark edeceksiniz. Bunu da 2020 yılı için düşünmekteyim. İzle-yorum 3, ilk ikisinde olduğu gibi beni ve çevremdekileri değil daha ziyade benim dışımdakileri anlatıyor. İlk iki kitabım ‘’Ben Ruhi Bey nasılım?’’ tadındaydı. Trilojinin son kitabında ise ilgimi çeken her şeyin, yazdıklarımla beni anlatmasına izin verdim. Açıkçası üçüncü kitapla birlikte artık yazdıklarımın beni taşıması ve kendimle bir yerlere varmak isteğimi ortaya koyuyor.

-Neden sadece Deneme yazıyorsunuz?

Bana çok güzel bir pas attınız. Her edebiyatçının kendini ifade edebileceği tür farklıdır; roman yazamayacak kadar sabırsızım, en azından şimdiki yaşımda hâlâ böyle. Fakat İzle-yorum 2’nin içinde bir polisiye hikâye denemem olmuştu ve bununla ilgili çok güzel geri dönüşler almıştım. Bu sene polisiye hikâyeler üzerinde çalıştım. Bunları kitaplaştırmak arzusundayım, kısmetse sene sonuna doğru yayıncıma teslim edeceğim.




-Enteresan, neden polisiye roman değil de hikâye?  Okuyucularınız meraklanmışlardır, biraz açar mısınız?

Hikâyelerim polisiye ama sadece cinayet konuları işleniyor. Bir cinayet kısa ve özdür, uzatmaya gerek yoktur o yüzden hikâye şeklinde vurucu olmalıdır. Diğer taraftan yayımlayacağım hikâyelerin senaryolaştırılması da mümkün olacak, dizi gibi. Ben çocukken radyodan başka bir iletişim kanalı yoktu. Salı geceleri yayınlanan bir programda cinayet konuları işlenir ve anlatıcı sorardı, ‘’Sizce katil kim?’’ Telefonu olanlar arar ve bilirlerse hediye kazanırlardı. Ben çoğunu bilirdim ama telefonumuz olmadığı için arayamazdım. Babam da her bildiğimde bana 2.5 Lira verirdi. Bu madeni paraya ‘’Dana gözü’’ derdik. Yeri gelmişken söylemek isterim, dünyanın en güzel madeni parası eski 2.5 Liradır. Onu hatırlayanımız var mı? Merkez Bankası başkanına sesleniyorum, lütfen bu parayı yeniden basalım.

-İlk iki kitabınız üçüncü baskılara ulaştı, üçüncü de aynı yolda ilerliyor. Bunun size ekstra bir motivasyonu var mı?

Eğer roman veya hikâye türü yazsaydım mutlaka olurdu. Denemede bir fikir ortaya atıp savunuyorsunuz, beni motive eden satış sayıları değil fikirlerimin sayısıdır. Diğer yandan edebiyat kitaplarının satışlarından her dönemde sızlanma olmuştur. Sadece ülkemizde değil, yoğun şekilde yayın ve okuyucu ilgisi olan yerlerde de. Mesela Thomas Bernhard gibi meşhur ve etkin bir yazar, ülkesindeki edebiyat dünyası için ‘’Kitaplar okunursa çok şey söylediğim anlaşılır ama insanlar kitap okumuyor ki,’’ diyebilmiştir. Hem de 1988 yılında ve Viyana’da.

Romancı için kitaplarının yaşadığı dönemde, Kafka veya Proust istisnaları dışında, çok satması normal gibi gözüküyor. Şiir ve deneme için bu durum çok farklı olabilir. Mesela Kavafis yaşarken şiir kitapları yok denecek kadar az satmışken şimdi dünyanın en çok satanları arasında. Ece Ayhan veya yakın zaman önce kaybettiğimiz Küçük İskender gibi şiir dehalarının değerlerinin ileride anlaşılacağından kuşkum yok.

Edebiyat her durumda toplumun önünde olmalıdır çünkü yaratıcılık, aykırılık ve mükemmeliyet içerir.

-Sözlü anlatımın geleneksel olduğu bir toplum yapımızdan ötürü yazılı edebiyatımızın zayıf kaldığı görüşüne katılıyor musunuz?

Katılmıyorum. Sözlü anlatım da yazılı olan kadar değerlidir elbette ama böyle bir çıkarımda bulunmak züğürt tesellisidir diyebilirim. Dünyanın en çok konuşan ve sözlü eserler veren milletleri olan Latinler, Hintliler ve Çinliler mesela, son derece geniş bir yazılı edebiyat kültürüne de sahipler. Ülkemizde az yazıldığı için az okunuyor ve bunun tersi mümkün değil yani az okunduğu için az yazılmaz. İyi yazılan eserler er veya geç ilgi çekerler ve okunurlar.

-Bu konuda konuşmayı sevmediğinizi biliyorum ama eski bir uluslararası bankacı ve finansçı olarak ekonomik ve finansal durumumuzu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Ekonomi ve finans yönetimi siyasete benzemez. Yetkin kişileri görevlendirmezseniz sonuç hüsran olur. Bu bağlamda TCMB başkanının görevden alınması şu gerçeği ortaya çıkarıyor: Demek ki zamanında doğru insanı seçmemişsiniz. Global olarak tüm finans çakalları yanlış yönetilen ekonomilere dadanırlar. Ekmeklerini spekülasyondan çıkaranlara karşı hata yapmak lüksünüz yoktur. Biz yine edebiyata dönelim mi?

-Hemen dönelim. Kitapların daha büyük kitlelere ulaşması için önerileriniz var mı?

Edebi eserlerin bir şekilde lise ve üniversite kütüphanelerine ücretsiz dağıtılması lazımdır. Bunun yayımcı açısından büyük bir maliyet olmadığını düşünüyorum. Diğer taraftan yazarlar da buna katkı sağlayabilirler. Sanıldığının aksine yazarların büyük bir kısmı geniş okuyucu kitlelerine ulaşmayı, çok satıp para kazanmaya yeğlerler. Prestiji gitmiş adı kalmış edebiyat ödülü sahiplerini ve bazı sosyal gruplar tarafından pompalanan yeteneksizleri bu işe katmıyorum. Onların dini imanı paradır.

Bir diğer önerim gönüllü ikinci el kitap dağıtıcılarına, özellikle nakliyat konusunda destek olunmasıdır. Artık kargo şirketleri o kadar pahalı ki, nakliyeye kitabın üzerinde yazan fiyattan fazla ödüyorsunuz.





-Söyleşinin başında edebiyatsız Datça olmaz demiştiniz.

Çok ortalıkta gözükmeseler de nüfusa orantıladığınızda geniş sayılabilecek bir yazar ve çevirmen kadrosu yaşıyor burada. Birkaç senedir düzenlenen ‘’Datça Kitap Günleri’’ ilgi görüyor. Bu güzel etkinliğin fuar düzeyine yükseltilmesi faydalı olacaktır. Yaz akşamlarında, açık havada kitap fuarının dünyada fazla örneği yoktur.

Ayrıca Datçalı olmamalarına rağmen burada doğmuş Ece Ayhan ve ömrünün son yıllarını Eski Datça mahallesinde geçirmiş Can Yücel, Datça’nın edebiyat havasına müthiş katkı sağlıyorlar. Yaşadığım yerden iki sokak ötedeki evini, Datça’ya gelen her iki kişiden birinin ziyaret ettiği Can Yücel neredeyse Datça turizmi ile özdeşleşmiş durumda. Ziyaretçilerin evine girmeleri mümkün olmasa da; gelenlerin büyük kısmı hiçbir şiirini okumamış olsa da; Can Baba’yı bir evliya zannedip kapısında dua okuyanlar, Can Dündar veya Can Bonomo olarak evi arayanlara rastlasak da bir edebiyatçının böyle geniş kitlelere ulaşabilmesi şaşırtıcıdır.





Yorum Yaz

@name x