Söyleyecek çok şeyi olanların yazacak bir şeyleri de olmalıdır.

Söyleyecek çok şeyi olanların yazacak bir şeyleri de olmalıdır.

Söyleyecek çok şeyi olanların yazacak bir şeyleri de olmalıdır.

Ebru Eğinlioğlu

08 Ağustos 2018, 14:01
Bu röportaj 6214 kez okundu

 -Sabah Bey, sizinle ‘’İzle-yorum 1 - Arnavutköy'den Datça'ya Denemeler’’ kitabınızın 3. baskısını yapması vesilesiyle bir araya geldik. Kitabınızın ilk yayınlanışından bu yana yazarlık serüveniniz nasıl ilerledi?  

İzle-yorum ilk defa Ocak 2016’da okuyucu ile buluştu. Ummadığım derecede ilgi gördü. Aynı yıl 2.  baskısı gerçekleşti. 2017 yılında, İzle-yorum denemelerinin ikinci kitabı ‘’İzle-yorum 2 -  Bankacılıktan Balıkçılığa’’ çıktı. Yine 2017 yılında Haber2e.com gazetesinde köşe yazılarıma başladım.  2018 yılında ise ilk kitabım ‘’İzle-yorum - Arnavutköy’den Datça’ya Denemeler’’in 3. basımı yapıldı, kapağı Arnavutköy teması ile yenilendi ve adına ‘’1’’ ekledik. 

-Arnavutköy’den ayrılalı çok olmuş ama sanki hiç kopmamışsınız gibi. Semtler insanları nasıl etkiler sizce? Doğduğumuz, büyüdüğümüz semt bizi şekillendirir mi? Kişiliğimizin oluşmasında etkisi var mıdır? Semt kültürlerinin yok olması ve günümüz kültürü ilişkili mi? Nasıl yorumluyorsunuz?

Arnavutköy benim için çok önemli bir aidiyet. Doğduğum 1962 yılından, ülke dışı görevlere başladığım 1995 yılına kadar neredeyse aralıksız yaşadığım, çocukluk, gençlik ve orta yaşlarıma kadar semtim. Çok güçlü bir kültürel yapısı vardı o dönemler. Sadece benim için değil benden büyüklerim ve tüm yaşıtım arkadaşlarım için geçerli bu. Hepimiz Arnavutköylüydük ve bu bizim ortak değerimizdi. Evet, bence semt kültürlerinin yok olması maalesef günümüz kültür yozlaşmasının en önemli nedenlerinden biri.

- Her yeni dönem günümüz kültür yozlaşmasından söz ediyoruz. Kültürümüz her dönem daha da mı yozlaşıyor?

Kültür edilgen bir şeydir. Kendi kendine yozlaşamaz. Çoğunlukla kültür yozlaşmasını teknolojik gelişmelere bağlıyoruz. Elbette teknolojik gelişmeler kültürel yozlaşmaya neden olabilir ama şart değil. Teknolojisi en ileri ülkeler olan İsveç, Japonya veya Güney Kore’de böyle değil. Mesela televizyon kültürel yozlaşmaya neden olabilir ama dünya festivallerinden filmler yerine ‘’Gelinim Mutfakta’’ seyrederseniz veya mobil telefonu sadece selfi çekmek için kullanırsanız bizzat siz yozlaştırırsınız hem o aleti hem de toplumsal kültürü. Asıl yozlaşma eğitimden kaynaklanıyor. Yani yozlaşmanın birinci ve mutlak nedeni bir ülkenin eğitim sisteminin çürümesidir. Önce kültür bilinçli olarak yozlaştırılıyor. Sonrası toplum dinamiklerini idare etmek açısından daha kolay bir süreç oluyor. 

-Bir yazar olarak var olan kültürel iklimden siz nasıl etkileniyorsunuz?

Yurt dışı görevlerimden sonra ailemle Datça’ya yerleşmemiz, kültürel ve siyasi yozlaşma ikliminden nispeten uzak ve korunmuş kalmamızı sağlasa da elbette genel ortamdan negatif etkilendiğimi söyleyebilirim. Bu genel ortam sadece ülkemizi değil elbette ki dünyanın büyük bir bölümünü de kapsıyor. Fakat bu düşünülenin aksine edebiyatçılar için çok verimli bir çağdır. Kaynar suya atılan yengeç ile suyla birlikte ısınan yengeç arasındaki refleks farkı gibi bir şey.  Edebiyat kazanı sadece ülkemizde değil tüm dünyada kaynadı, yaklaşık son yirmi yılda o suyla ısınıp refleks gösteremeyen tüm yengeçler de pişti. Kaynayan suya atılan her yengeç refleks gösterecektir artık.

- Bu ortamda Türkiye'de her alanda nitelikli eserlerin artması gerekmez mi o zaman? Böyle bir gelişme görüyor musunuz?

Edebiyatta nitelikli eser son dönemde sadece ülkemizin sorunu değil. Bizdeki sorun genel olarak eğitim ve çürümeye yüz tutmuş medya. Edebi eserlerini kendi yayınlama imkanı kazanan genç edebiyatçılar bir bakıma yayınevi çarkını da kırmaya başladılar. Bu umut verici. Ben de hep umuttan yanayım. 

-İzle-yorum, yaşadığımız günlere tanıklık ediyor. Güncel olayları izliyor, yorumluyorsunuz, ama kitaplarınızı okurken güncele hapsolmayan bir tavır da dikkati çekiyor. İzle-yorum serisini aynı çizgide sürdürmeyi planlıyor musunuz? Yoksa farklı kurguda kitap düşünceleriniz var mı?

Deneme türü hem güncel hem de zaman boyutu sınırsız yazıldığında başarılı olabilir. Montaigne’in Amerika ile ilgili, o kıtanın keşfinden sadece elli sene sonra yazdığı fikirleri beş asır sonra hala geçerlidir. İzle-yorum gerek kitap gerekse köşe yazıları ile kendi üslubunu ve okuyucu kitlesini oluşturdu dolayısı ile yoluna devam edecek. İzle-yorum 3’ün içeriği hazır, sadece yayına hazırlamak gerekiyor. 2019’un ilk aylarında yayınlamayı planlıyorum. Kitap yayınlamak sadece edebiyatçının elinde değil. Yayıncının ticari, okuyucunun edebi ilgilerinin sürmesi gerekiyor. Deneme türü esas alanım olmayı sürdürürken, mizahi tarzda hikaye ve sitcom senaryosu fikirleri de geçiyor aklımdan. Ülkemiz mizahi açıdan bir cennet. Diğer yandan Tuzcuoğlu Ailesi’nin tarihini yazıya dökme projem de devam ediyor.
Söyleyecek çok şeyi olanların yazacak bir şeyleri de olmalıdır.

-Biz iletişimi daha çok söze dayanan bir toplumuz. Bu kişisel iletişimimizden, işe, politikaya kadar yansıyor sanıyorum.

Haklısınız, ama bence toplumumuzdaki sorunu çok konuşmakta değil az yazmakta aramalıyız. Fransızlar veya Almanlar bizden daha az konuşmuyorlar ama o toplumlarda geleneksel olarak yazılı anlatım çok gelişmiş durumda. Arayı kapatmak zor gibi gözüküyor. İlk Türkçe yazılı eser olan Orhun Anıtları ile mesela İlyada arasında yaklaşık 1500 sene fark var. Bence sorun çok konuşmak az yazmak değil, boş konuşmak az okumak. Boş konuşmak az dinlemekten, az yazmak da maalesef az okumaktan kaynaklanıyor.

Yorum Yaz

@name x