‘’Denizin Kalbinde Yaşayan Kavimler’’

‘’Denizin Kalbinde Yaşayan Kavimler’’

15 Mart 2019 Cuma 11:44
Bu haber 1164 kez okundu

‘’Denizin Kalbinde Yaşayan Kavimler’’


‘’Denizin Kalbinde Yaşayan Kavimler’’
banner26
 470

 M.Ö. 3000’lerde Sümerler, Batı Anadolululara ‘’Deniz kıyısındaki güneş bahçesinde yaşayan insanlar’’ derlermiş. Eski Mısırlılar da ‘’ Denizin kalbinde yaşayan kavimler’’ diye adlandırırmış bu bölgedeki halkları. Şimdi bu tanımlamalara uyan kavimler sadece Datça’da yaşayabiliyorlar. Gökova Körfezi’nin kuzeyinde, Datça’ya yüzme mesafesindeki Bodrum ve Hisarönü Körfezi’nin güneyindeki Marmaris çoktan farklı yaşam tarzına teslim olmuş durumdalar.

Bu negatif transformasyonun nedenlerini, nasıllarını biliyorsunuz. Bilmediğiniz Datça’nın ruhunun hala doğasında kaldığı, burada yaşayan insanların en büyük heyecanlarını bile dinginlikte, sakinlikte ve huzurda bulduklarıdır. Bir yörede hala Badem Çiçeği Festivali düzenlenebiliyorsa bu arılara saygı duyulduğundandır.

 

 471

 Bu günlerde elimden düşmeyen ‘’Paradoks’’ isimli kitabın yazarı kuramsal fizikçi Jim Al-Khalili, bilimin cevaplaması gereken soruları sıralarken kategorilere ayırmış; üç ayrı kategorideki soruların tamamını değil de içlerinden ilgimi çekenleri not ettim ve kendi millî sorularımı da her maddenin sonuna ekledim:

1    1)     Al-Khalili’nin, kendisi yaşarken cevap bulunacağına emin olduğu sorusu: ‘’Anılar beyinde nasıl saklanır ve geri çağrılır?’ ’  Benimki: ’’ Ülkemizde beyin denince akla neden önce meze tepsisindeki söğüş beyin gelir?’’

2    2)    Bilimin günün birinde yanıt bulacağı ama buna kendi ömrünün yetmeyeceği sorusu: ‘’Karadeliğin diğer ucunda ne var?’’ Benimki: ‘’Karadeliğin öbür ucundan vazgeçtim bu ucunda ne olduğunu merak eden bir Türk çıkar mı?’’

3    3)   Bilimin asla yanıtlayamayacağına inandığı sorusu: ‘’Özgür irademiz var mı?’’ Benimki: ‘’ Özgür irademizle sosyal demokrat bir partiyi ülkemizde iktidara taşıyabilir miyiz?’’

 

472

 Erasmus detay vermemiş, genelleme yapmış: ‘’Delilere güvenmeliyiz çünkü sadece deliler mutluluk duydukları şeyleri diğer insanlarla paylaşırlar.’’ Belki de onun yaşadığı yüzyılda henüz deliler -ki şimdi bu kelime hoş karşılanmıyor- kategorize edilmemişti. Rotterdamlı Erasmus ‘’Deliliğe Övgü’’ isimli kitabını, çağdaşı ve arkadaşı, Rönesans Hümanizmi’nin diğer önemli temsilcisi Londralı Thomas More’u eğlendirmek için, beraber yaptıkları bir gezi esnasında yazmış.

Erasmus yolculukta arkadaşına şunu sormuş olmalı : ‘’ İnsanoğlunun tüm zincirlerinden kurtulması için ne yapmak lazım?’’ Soğuk İngiliz de tahminimce şöyle cevaplamıştır: ‘’Erasmus, deli misin kardeşim, boş işlerle uğraşıp durma.’’

 

 473

‘’Hıristiyan krallıklarında, hiçbir krallıkta olmadığı kadar iç savaş yaşanmış olduğu konusunda seni temin ederim.’’ Montesquieu, İran Mektupları, 29. Mektup, Paris’teki Rika’dan İzmir’deki İbrahim’e mektup.

 Hıristiyanlıkla İslam arasındaki en büyük fark,  İslam’ın kurumsal olarak çok daha kısa sürede oturmuş ve toplumsal sınırlarının belli olmuş olmasıdır. Hıristiyanlığın, Hz İsa’dan konsüllere, monofizit-diofizit tartışmalarına, Ortodoks mezhebinden Katolik devletine, Protestan yaklaşımından bölünen cemaat kiliselerine kadar yaklaşık 2000 senelik bir mücadelesi var ve süreç devam ediyor. Halbuki, birçok mezhep kavgası ve sosyolojik bölünmeye rağmen İslam dini üzerine her türlü teorik tartışma kısa sürede tamamlanmış, saflar belirlenmiştir. Sonrasında kanlı mücadeleler olsa da Sünnî-Şii ayrışması dahil, hepsi iki yüzyıl içinde yerlerine oturmuştur. Bunun bence en büyük nedeni Kuran’ın tartışma götürmeyecek şekilde tekliği ve hiçbir değişikliğe uğramamış olmasıdır.

Hz Muhammed’e ilk vahyin 610’da indiğini ve Kuran bütünlüğünün hiç tartışılmadığını kabul ettiğimize göre yönetimsel ana tartışmaların da bence, Emevî Devleti’ni takiben Abbasî Devleti’nin 750’de kuruluşu ile tamamlandığını öne sürebiliriz, toplam 140 senelik süre, Hıristiyanlığın bölünme ve esas üzerine tartışmalar tarihi ile kıyaslandığında oldukça kısa ve öz bir süredir.

 

 474

 Yirmi sene evvel aynı gün içinde, beş farklı gazetede, hepsi aynı konu üzerine olmak üzere en az on farklı yaklaşım okuyabilir bir o kadar da farklı köşe yazısı analiz edebilirdim. Şimdi ne farklı bir gazete kaldı ne de farklı bir görüş. Bir tarafta -ki bu %90’a tekabül ediyor- hükümet yanlısı gazeteler, diğer tarafta sadece muhalefet yapmak için var olanlar. Köşe yazarları fikir beyan etmek yerine, ya hükümet şakşakçılığı ya da muhalefet amigoluğu yapıyorlar. Ayrıca, günümüz gazetelerinde düzgün iki paragraf Türkçeye rastlamak neredeyse imkânsızdır. Bağımsız fikir diye ele alabileceğimiz yazı sayısı da haftada maalesef beşi geçmiyor.

Cenk Sabah Tuzcu, İzle-Yorum


Anahtar Kelimeler

banner45

Yorum Yaz

@name x